Bu metnin;ne kadar da "kayan yazı" olduğunu düşündüren bir görüntüsü var deil mi?....ama hayatta hiçbişey göründüğü gibi değildir......aslında... dikkatli bakarsanız bunun "kaymayan bir yazı" olduğunu göreceğinizi biliyor muydunuz?..............................................lütfen dikkatle bakmaya devam edin.................................................. ve bunun aslında kaymayan bir yazı olduğunu görün....................................................evet,simdi hep birlikte bakışlarımızı, tam olarak bu noktaya davet edelim.............................................................şimdi yavaş yavaş kaymayan bir yazıymış gibi gelmeye başladı deil mi?.................................birazdan bunun gerçekten de kaymayan bir yazı olduğunu siz de göreceksiniz............................................................................kaymayan bir yazı...............................:)))))).........

Perşembe, Aralık 20, 2012

Hayat Matrisi


Hayatımı bir zaman ekseninde incelediğimde tüm yolun tam tamına zıt kavramlardan oluştuğunu görmek ne ilginç! Geri dönüp baktığımda tüm yaşantımın mutlu olduğum, mutsuz olduğum anlarla, sevinçlerimle, üzüntülerimle, başarılarımla, başarısızlıklarımla, aşklarımla, nefretlerimle dolu olduğunu görüyorum. Bir adet “kalem”, bir adet “grafik kağıdı”,ve -diyalektiğin temel kavramları olarak “oluş” ve “değişim” - hayatlarımızın grafiğini çizmeye yeterler. Birden fazla insan için, bu verilerle bilgisayarda 3 boyutlu bir matris oluşturulabilir. Hayatlar matrisi...Evet, şu anda çiziyorum onu kafamda.

Zaman ekseninin son bulduğu nokta, en uzun ömürlü insanın hayatının son bulduğu andır aslında. En uzun yaşayan adamın hayat verilerini içeren eksenin hizasında çoktan ölmüş insanların sıfırlarla dolmak zorunda kalan dizileri çarpıyor gözüme. Dizi boyunca süren yaşantı verilerimiz ise biraz gürültülü de olsa sinüzoidal bir dalgayı oluşturuyor. Dalga üzerinde bulunduğumuz andan geriye doğru bu iniş çıkışların toplamına bakar ve dengenin nerede kaldığıyla ilgili bir sonuç çıkarabiliriz. Ancak bu analizde en iyi uyum doğrusunu (bestline) çıkartmak yapılacak en büyük hata olur. Yani bu çizgiye bakarak hayatımızda sıfır çizgisinin üstünde mi, yoksa altında mı olduğumuzu hesaplamak bizi fazlasıyla yanıltacaktır.

Dengede üstte mi altta mı kaldığımızı ancak diskrit anlar için hesaplamak mantıklıdır. Çünkü bizler dibe vurduğumuzda gerçekten dibe vurmuş, hiç olmadığımız kadar mutlu olduysak, sadece o an için hiç olmadığımız kadar mutlu olmuşuzdur. O an karşımızdakinin bir gülümseyişi ya da bakışlarının derinliği de olabilir bizi mutlu eden şey, mesleki bir başarı da, ağır bir hastalıktan kurtulmak da... Hayat, sanıldığı gibi kontinyus değildir. Aslında aksi gibi hayat, aynı saniyesi yirmi beş kareden oluşan bir sinema filmi gibi diskrit anlardan oluşur. Bence hayat, nefes aldığımız anların toplamından değil, nefesimizi kesen anların herbirinden ibarettir ve mutluluğun anlarda gizli oluşu da bundandır.

Ölümden, yani matrisin bittiği noktadan sonra sonsuzluktan bahsetmek yerine, bahsi geçen bu her anın geçmişe ve geleceğe doğru sonsuz replikaları olduğunu düşünürsek, yani her anın ölümsüz olduğunu, artı ve eksi sonsuza doğru giderek, evrende defalarca yaşandığını hayal edersek.. evet, işte o zaman, harcadığımız her anın değerinin şu an verdiğimizden çok daha fazla olduğunu görebilir ve hayatın tadını değil, anların tadını çıkarmaya bakarız...ve mutsuzluklarımız da sadece gerçekleştiği o anlarda kalır ve donarak artı ve eksi sonsuzda ölümsüzleşir. Bu an rutin bir hayatın ruhsal çöküntü anı da olabilir, sadece etrafımızda birçok insan varken çok yalnız hissettiğimiz bir anda olabilir, savaşta mayına basarak sakat kaldığımız bir an da... Etkilendiğimiz birinin telefonlarımıza cevap vermeyişi de olabilir, mesleki bir düşüş de, ailemizden birinin çözümsüz hastalığı da, .. ama bu an... ölümsüzleşir, ve o anda geri dönüştürülemez ya da silinemez bir veri oluşturur, bu da dolaylı olarak o anın değerini arttırır. Oluşan ölümsüz ve değerli bu anlar, kısıtlı bedenlerimiz yüzünden hatırlarda kalan bir anı olur ve hayat dizimizin zaman ekseni hizasında oluşacak verilerin hangi rakama yakınsayacağını belirler. Gel gelelim, hayatlarımızın kalanına şekil veren aslında anılarımız değil de, onları nasıl yorumladığımızdır. O yüzden, hafızamı değil de sanki yorumlama yeteneğimi geliştirmek daha anlamlı...

Hegel’ in diyalektiğine göre her tohum kendi özünü içinde taşır, bu tohuma yönelik her etki mutlaka kendi tepkisini, başka bir ifadeyle anti'sini ortaya çıkarır ve sonunda yeni bir düzenin kapısı aralanır. Buradan yola çıkarak elimizde karton kapaklı bir kitap olduğunu düşünelim. Aslında bu kitap bir ağaç da olabilir, sıfır ve birlerden oluşan sayısal bir .pdf dokümanı da... nasıl ona sadece o anda kitap diye kitap diyemezsek, yani geçmiste neydi gelecekte ne olacak sorularını sormalıysak, hayat matrisimizin verilerini de aynı bu şekilde yorumlamalıyız. Bizi mutlu eden ya da huzursuz eden olayların gelecekte tam aksinin gerçekleşmeyeceğini kim iddia edebilir?

Pazar, Nisan 10, 2011

Kararlar...

Verilen her karar aslında bir kaybediştir.

Hayatta bazen bazı kararlar verirken üzüldüğümüzü saklamaya çalışırız… Bazen kendimizi bunun, vermek zorunda olduğumuz bir karar olduğuna öyle inandırırız ki gerçekten üzüldüğümüzün farkına varışımız vücudumuzda çıkan sorunlarda belli eder kendini… Ellerimizi dizlerimize koyup koşmaya ara vermek isteriz ve nefes nefese kaldığımızı fark etmemizle yapay bir koşu bandında olduğumuzu ve bandı durduracak gücün kollarımızda kalmadığını fark etmemiz aynı ana tekabül eder. İstemesek de koşmaya devam ederiz hiç ilerleyemediğimizi bildiğimiz halde. Gerçekte ilerleseler bile ayaklarımız geri geri gidebilirler zihnimizde.

Tam da mevcut duruma alıştığımız anda telaşlı bir patlamadır içimizde cereyan eden. Bu bazen beklenmeyen bir anda sebepsiz bir gözyaşlarına boğulma anıdır, bazen çok yoğun bir baş ağrısı olarak çıkar karşımıza. Bazen bir tutam saçın beyazlamasıdır, bazen yoğun bir karın ağrısı, bazen hissizleşmenin ansızın fark edilmesi olarak çıkar karşımıza… Bazılarımız bir yazı yazar bazılarımız bir resim, heykel yapar… Bazılarımız bir şişe birada gizleriz içimizde saklayıp da kendimize itiraf etmediklerimizi. Oysa içilen biranın kapağını hiç yeniden kapatmayız. İçine üflediğimiz sıkıntılar aynı sigaranın dumanı gibi döner dolaşır şişenin içinden çıkıp alınan ikinci nefeste az önce geçip gittiği ciğerlerimize yerleşiverir. Sarhoş oluruz dumandan…

Ve sarhoş olmak isteriz bazen… Üzülmeyi hak ettiğini anladığımızda kaybettiklerimizin, üzülmeyi sevdiğimizi anlarız… İçimizden gelen dumanı korkusuzca üfleriz artık dışarıya. Boş bira şişelerinin kapaklarını cebimizde saklamaya başlarız ilerde lazım olur diye. Bilinçaltımıza yerleşen tecrübelerimiz değil, onları nasıl yorumladığımızdır çünkü. Kaybedilmiş seçenekler yüzünden yıpranmış hücrelerimizi ağıt tutmaya davet edebiliriz üstünden zaman geçmese de. Kediler mutluyken hırlarmış… Yeni öğrendim… Köpekler sinirlendiğinde hırlar hâlbuki. Severiz üzülmeyi. Üzülürüz sevdiğimize. Karşıtlıkların dengesine şaşar kalırız kelimeler bizimle oyun oynadıkça.

Ama fakat lakin kullanmadan kurmak isteriz cümlelerimizi… Ama kullanmamak mümkün olmaz pek.

Zaman illa ki akardı yol ve hız hiç olmasaydı da. Bilgilerimizi unuturuz zamanla. Fonksiyonlar yalan söyler.Matematik idealde geçerlidir. Hayat bir yamuk gibidir. Duygularımız kararlarımızı etkiler. Zihnimiz oyunlar oynar bazen. Ya da biz kafayı oynatırız zamanla. Bira şişelerinin kapaklarını çöpe atmak gerekebilir. Lüzum yok ya da. Cebimde kalabilirler pekâlâ…

3 yaşında bir kız çocuğu(kuzenim) ben bunları yazarken koşarak gelip bana sarılıyor “bizim evde bi tane varmıştı ya hani küçük sonra babam bana onda yazı açıyodu… başka napıodum.. ımm oturuyodum heralde.. bak ben k’ye basıyorum şey çıkıyo perde çıkıyo açamıyorum” diyor… anlamak zor oluyor biraz ama sanırım dediği tam olarak böyle bir şey. Yediği muzlu gofret için “bak nasıl da üçgen oldu bu” diyor… Sonra biraz daha yiyip “ee bak küçücük üçgen oldu bu…” diyor ve koşarak odanın öbür ucundaki aralık kapıdan çıkıyor.

Hayatı onun gibi yaşamak lazım…

Cuma, Mayıs 22, 2009

Kaotik Sinyaller


Çocukken içinde bir grup çocuğun olduğu bir fotoğrafa bakıp sen hangisisin diye sorduklarında kolaylıkla kendimi gösterebilirdim. Bunu şimdi de yapabilirim. Ama iki fotoğraftaki “ben” aynı ben olmasa gerek. Kaldı ki bunca yılda milyonlarca hücrenin yenilendiği bir bedenin aynı “ben” olması pek de mümkün değil. Diğer taraftan, gözlerim kapalıyken kim olduğumu sorguladığımdaysa; bırakın fiziksel görünümümü, küçükken olduğumu hissettiğim kişiyle şimdiki kişinin aynı kişi olduğu sanrısına kapılıyorum. Oysa değişmez sandığımız var olduğumuzu hissettiren ruhsal ben olgusunun da yıllar içinde değiştiğini gözlemliyorum. Yaşadığım iyi kötü bazı anlık hatıralar karakterimi şekillendirdiği kadar hayatımın geri kalanını da biçimlendiriyor. Ne var ki o anlarda verdiğimiz bu küçük kararların hayatımızı ne kadar değiştirebileceğini kestiremiyoruz. Kaos Teorisinin de dediği gibi: “Bir kelebeğin kanatlarını çırpması, dünyanın öbür ucunda bir tayfunun meydana gelmesine sebep olabilir.” Çok ütopik bir teori… Evet bence de… Ama hayattaki her şeyin bir sebebi olduğunu anlamama yardımcı oluyor.

Yani artık biliyorum ki; ilk bakışta herhangi bir sigara dumanın havada yaptığı şekillerin rastlantısal bir patika izlediğini sanmam, bu dinamiğin aslında ortamdaki birçok parametre ile belirlendiği gerçeğini değiştirmiyor.

Bir bilge der ki: “Ölümün yolunda rastlantıya yer yoktur… Yalnızca kararlar vardır.”
Öyleyse şans faktörünü hesaba katarak üçlük atış yapmaktansa… topla beraber ampulün içine kadar girip smaç basmayı tercih etmeliyim. Hücum süresi azaldıkça işler iyice şansa bırakılır ya. Öyle olmasın benimki…ve hiç kimse yarın ölmeyeceğimizi iddia edemeyeceğinden hayatta hataya yer yoktur. Andy Dufresne’ni tanıyanlar şu sözü iyi bilir:
“Get busy living or get busy dying.” işte bütün mesele bu… ve burada yazamayacağım bazı gerçekler…

Salı, Mayıs 12, 2009

ŞEKİL - 1A

Ayın on dördünde NKM nöbetim var. On dördü Perşembeye geliyor. Nekame dedim, dikkat çekerim. Bu, askeri lisanı öğrendiğim anlamına geliyor. Siz bilmezsiniz… Dil bilmeye benzetiyorum ben askeriyede diyalog kurmayı. Kısaltmalar falan çok önemli yer tutar. Ast üst ilişkisine göre der die das alır kullandığın kelimeler. Üstlerinle konuşmak seni stress'e sokar. Okunuşunu bilmediğimiz bir dildeki özel ismi, biliyormuş gibi okumaya çalışırken içinde bulunduğumuz hissiyata benzer üstlerinle muhabbet etmek ilk zamanlar… Ambale olursun. :) Halbuki astlarınla konuşmak, emretmek çok daha basittir: yüklemi cümlenin başına alırsın olur biter. Başına da “evet” ekleyip sesi biraz gürleştirdin mi tamamdır:
- Evet… Al Başa Yüklemi!
Ama üstlerinle konuşmak daha zordur. Kurduğun her cümlenin sonuna “nokta” yerine “komutanım” eklemeyi çabuk öğrenirsin; bir de bilmediğin kelimeleri kullanmasalar!..

Sercan, derhal kıt’adan bir unimog tahsis ediyosun, karargah bölüğünün AMM’sinin TMK ve duhüllerini ihtiva eden talimnameyle birlikte istihkam bölüğüne intikal ediyosun. Müteakiben takımın mukavemet eğitimini tanzim edeceksin. Görevin ifası sırasında yaklaşma istikametlerine gayri muaiyen zamanlarda gerekirse İKK tedbirlerini mutlaka al. Herhangi bir vukuat olacak olursa vazelini hazırla beni bekle. Var mı anlaşılmayan bişey?"
- Hııı komtanım… Yoh..eet tımım komtanöm. ( ambale şekil-1a)

Bir şey anladıysam Arap olayım.” sözü buradan çıkmış olsa gerek. Bildiğim yabancı dillere daha çok hâkimim desem yeridir. Hatta bakın yeni öğrendim; Almanların “Donner” adını verdiği Vikinglerin Gök gürültüsü Tanrısı “Thor” un günüymüş “Thursday” yani “Donnerstag” ya da bildiğin “Perşembe”…

Cumartesi, Mayıs 02, 2009

Yalnız Diilim Ki…

Evet, askerliğimin bitmesine 2 ay kaldı ve bir takım izlenimlerde bulundum. Bu süreçte insan garip şeylere alışmak durumunda kalıyor sanırım: Horultuya rağmen uyumaya, çömelerek s.çmaya veya hiç ara vermeden gün boyu çay içmeye alışıyorsun… Ne yaparsan yap o çay bardağı orda bir yerde sana eşlik ediyordur mutlaka… Bir de sivillere bile emir kipinde konuşmaya başlıyorsun… İnsan dolmuşta gariban yurdum insanına “EET UZAT PARAYI!” der mi ya? :) dedim ben…
Ama bu alışkanlıklardan en önemlisi etrafında bir sürü şey olmasına rağmen kendini hep yalnız hissetmeye alışmaktır. İronik bi durum. Kalabalığın arasındaki yalnızlık misali... Tabi bu durumun doğurduğu sonuçlar da yok değil. Bu yalnızlık duygusu ve aitlik içgüdüsünün sentezidir zaten askerde çok sıkı dostluklar kurulabilmesinin sebebi… Askerlerini kardeşinmiş gibi seviyorsun mesela… Hatta bir takım eşyalarla duygusal bir bağ kuruyorsun bu yüzden… İnsanın en sevdiği pisuvar diye bir şey olur mu arkadaş :) var benim.
Pis şartlarda yaşamaya alışıyorsun sonra… Evet, kaldığımız misafirhane gayet güzel. Odada televizyon, buzdolabı, klima hepsi var rahatımız yerinde yani… Tabi her sabah uyandığımızda kulaklarımızı fare yemiş mi diye kontrol ettiğimizi saymazsak… : )
Bi de özlüyosun be arkadaş… çok özlüyosun… Geçenlerde aynı odada kaldığım askerlik arkadaşım Mehmet Asteğmen’i odada tek başına içerken buldum..
- Napıyosun abi yalnız başına içilir mi hiç?
diye sorunca, adam ne dedi biliyo musunuz :
- Yalnız diilim ki… Rakı da var

Çarşamba, Mart 11, 2009

Yalnız ve Bulanık

Yazsam rahatlayacağımı biliyorum ama düşünmeye cesaret edemiyorum. Hep geçiştiriyor, oyalıyorum beynimin aynı yerdeki kıvrılmaktan bıkmış boğumlarını sanki… Kalp atışlarım düzensiz... Gözlerim kısık… Bakışlarım dalar durmadan uzaklara sulu sulu… Yılgın dalgalara gıcık oluyorum… Zamanın akması gerekir, oysa onlar bana durağanlığı anlatıyorlar… Yarın beni alıp götürecek bir yerlere, biliyorum; ama bugünü yaşamaya korkuyorum. Çünkü mutlu olmak için “bugün kalan hayatımın ilk günü” demektense “yaşadıklarımın son günü” deme ihtiyacı hissediyorum.
Şöyle kayalara çarpan kuvvetli bir dalga vursa yüzüme, kendime gelsem artık… Güneş ışınları denizden yansımaya başladı şimdi… Onlar da yüzümde acizlikten çıkan yaralara benziyorlar. Dalgalarla silinmiyorlar ki…
Esme rüzgâr… Sabahları içtiğim acı kahve gibi olsun tadın… Kendime getir beni… Ya da es es… Es; ama akşamları dostlarla içtiğim buzlu viski gibi olsun tadın… Sersemlet beni… Evet evet… Böyle daha iyi… Yalnız ve bulanık…
Kıbrıs değil, İmralı mübarek…

http://www.youtube.com/watch?v=P5l96u9TIzY

Salı, Kasım 04, 2008

KIBRIS'A GİDİYORUM

Anlatcak o kadar çok şey var ki... Artık yüz yüzeyken anlatırım.

Pazar, Ağustos 10, 2008

Askere Gittim Gelicem...

ISPARTA EĞİRDİR DAĞ KOMDANDO OKULU

Kara Kuvvetleri Komutanlığı 323. Dönem Yedek Subay Sınıflandırma Sonuçları Sonuç Açıklama Tarihi: 10 AĞUSTOS 2008
Kuvveti: Kara Kuvvetleri
Sınıfı: P.Komando
Statüsü: Yedeksubay
Branş: KOL K.
Gideceği Sınıf Okulu / Eğitim Merkezi:
DAĞ.KOMD.OKL.VE EĞT.MRK.K.LIĞI ISPARTA EĞİRDİR

http://www.uludagsozluk.com/index.php?k=Isparta+e%F0irdir+komando+okulu

http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=egirdir%20dag%20komando%20okulu&i=11281751

http://www.ftunnel.net/index.php/1010110A/4addc988259c84130ab37e302f42a10a321d6064c3ebce5522677030cc7c38a675ed6e3074e6c7c217442

Hadi hayırlısı...

Perşembe, Temmuz 24, 2008

Beyinsel Bulantı Halleri

Bazen kendime çok şaşırıyorum ya… Olmadık anlarda olmadık şeyler geliyo aklıma… Mezun oldum askere gidecem 12 Ağustosta… Ondan mıdır nedir bu beynimdeki bulanıklık anlamadım. Eskisi gibi analitik düşünemez olduğumu farkettim.
Hiç anlam veremediğim davranışlarımdan biri de geçenlerde, hani geceleri sokak lambalarının ışığında dört dönen kimliği belirsiz uçuşkanlar olur ya, onları seyrederken, küçükken yaptığım kardanadamlardan en az birisinin Güneş’e dokunma hayaliyle yaşayacak kadar ironik bir amaca hizmet etmesini isterken bulmamdır kendimi.. ama alakayı kuramadım sonradan.. sokak lambasından kardanadama nası geldim ben de bilmiyorum. :)
Bi de bazen düşünürken dağılıveriyorum. Süreye karşı oynanan bi satranç oyunundan örnek verirsem daha iyi anlatıcam sanırım bu durumu. Oyunda gelinen raddede yapılabilecek bütün hamlelerimi gördükten sonar tam en iyi hamleyi yapacakken “Hmm karşımdaki benim bu düşündüğümü düşünmüş olmalı o zaman öteki hamleyi yapayım"; ama öteki hamleyi yapacağımı düşündüğünü düşünebileceğimi düşünebildiyse ilk hamleyi yapacağımı da kestriyordur. O zaman ben de onun benim böyle düşünerek hareket edeceğimi düşündüğünü düşünüp öteki hamleyi mi yapsam kısır döngüsünde boğulurken: “ehehe ne kadar da zekiiim lan onun ne düşüneceğini bile düşünüp öle oynuyorum” diye içimden geçirip istemsizce sırıtırken: “Hadi olüm oynasana.. zaten yapabileceğin topu topu 3 tane hamle var!” dediği anda karşımdakinin: “onu oynarsa bunu,şunu oynarsa onu, bunu oynarsa da şunu oynarım” gibi basit bi savunma taktiğinen başka bişey düşünmediğini farkedince kafamın üzerindeki güzelim düşünme bulutunun g.tten çıkan pamıktan farksız olduğunu hissetmek noktasındaki dağılımdan bahsediyorum.
Bu gibi durumlarda beyne “format” atıp en baştan düşünmeye başlamak gerekir; ama bir dezavantajı da zaman zaman yanlışlıkla ta çocukluğuna döndürmesidir insanı. Oyunun en olmadık anında “KesTAnee gürGEN palaMUT aaltı yapraaK üsTÜ bulut…” diye başlarsın valla… “Gel sen burdaa derdi unuT, Orman Ne güzel – Ne güzel!” Bu şarkının olayı da iki “ne güzel” arasındaki “Sus”ta gizlidir bence :P

Pazar, Mart 30, 2008

Halı Saha vs Mahalle Maçı

Geçen gün bizim bölümün 2'inci sınıf öğrencilerine karşı son sınıf öğrencileri olarak bi halı saha maçı ayarladık. Bi güzel de yenilmişiz ki sormayın.. :) Maçtan sonra aklıma geldi de:
Biz küçükken mahalle maçları yapardık evin önündeki kum sahada... Gariptir, bi şekilde şimdiki halı saha maçları aynı tadı veremiyo.. Bi değişik oluyo.. Bi kere toplar "kames" marka değil. Hani suratımıza falan çarpınca içindeki 3 kat tada tekabul eden değişik bi tını işitirdik ya... havaya sokardı adamı.. Sonra çektiğimiz her şut falsolu giderdi, kendimizi Tsubasa hissederdik falan.
İkincisi sırtımızda havlu yok :) Böle arada kayacak düşecek.. tekrar düzeltmeye çalışcaksın maçın orta yerinde.. Onu özledim ben. Sonra evde sırtından çıkarıp ıslaklık oranına göre kaç km koştuğunu hesaplayacaksın ki zevki çıksın.
Üçüncüsü terli terli su içmenin zevki öle pet şişeyle çıkmıyo.. Musluğa ağzını dayayıp kana kana içmek - hele ki terliysen - hayatta yaşayabileceğin en büyük hazlardan biridir bence ya..
Aaa bi de süre dolunca halı saha görevlisinin çaldığı zil sesine çok uyuz oluyorum ben.. eskiden ne güzel olurdu.. Maçın en heycanlı yerinde takımdakilerden birinin annesi "Hadi yavrum yemek hazır!" diye haykırırdı da çocuk topunu alır giderdi.. Kuruyup kalırdık sahanın ortasında. Bugün türk futbolu neden geri kaldı diye soracak olursanız, tek sebebi budur derim. :))

Salı, Mart 18, 2008

Renk Körlüğü

Embedded Systems dersi için birer mucit edasıyla günlerdir proje düşünüyoruz Fırat'la.. Uzun uğraşlardan sonra hocaya sunmaya değer 3 adet proje fikri geliştirdik. Bu süreçte okumakta olduğum "Tesla - Anlaşılamamış Dahi" adlı Hırvat asıllı bilim adamı Nikola Tesla üzerine yazılmış kitap da güzel fikir üretebilmem açısından epey etkili oldu dersem harbi harbi yalan sölemiş olurum sanırım. :) Daha çok şimdiye dek yapılmış bütün icatları yeniden sorgulamama sebep oldu bu kitap.. salak etti beni.. konsantrasyon die bişey kalmadı lan hayatımda! kitap bitene kadar kafayı yemezsem şanslıyım.Geçenlerde renk körlüğü üzerine bi muhabbet geçti de, al dedim sana yeni bir çelınc!!
Trafik ışıkları :)
Renk körü olunduğu için ehliyet alamamak muhabbeti..
Ya düşünsenize bi: ne kadar saçma bi durum. Dangalağın biri trafik ışığı diye bişey icat etmiş; ve bakın şu tesadüfe ki bu arkadaş trafik ışıklarının en önemli iki rengini kırmızı ve yeşil olarak seçmiş. Yani sırf bu herifin dizayn angutluğu yüzünden,hele ki moleküler transportasyonun günümüze uyarlanmış hali olan "araba" şu an dünyada en çok kullanılan hedeyken, o zavallı insancıklar ehliyet alamamakta.. sırf kırmızıyla yeşili ayırt edemedikleri için. Ve herkes de bu renklerin değiştirilebileceğini aklına getirmek bi yana dursun,
- E renk körüyse alamaz tabi.. nası ayırtedcek kırmızıyla yeşili?? diyo...
ya da daha sivri zeka olanlar:

- Halbuki yerleri de belli: kırmızı üstteki, yeşil alttaki lamba..
gibi yorumlarda bulunuyolar... ilginç tabi.

Gerçi renk körü olmasına rağmen ehliyet alabilmiş bi şahsiyetle tanışmışlığım da söz konusudur. Adam sağlık raporu alırken sıra göz doktoruna geldiğinde gayet kendinden emin bi tavırla içeri girmiş ve muayene olmaya başlamış. Sıra renk körlüğü testine gelince. Bilirsiniz ki içinde kırmızı ve yeşil beneklerle sayıların gizlendiği kitapçıktaki resimler, sırayla gösterilir ve sayıları doğru görüp söylemeniz beklenir. Tabi adam sayıları göremediği için sayfa her değiştiğinde başka bi sayı uydurmuş. :)
-57, 64, 72, 8! Sonra doktor durmuş durmuş;
-Aaa siz renk körü müsünüz? diyince arkadaş da
-Yok! demiş...
-Ben rakamları bilmiyorum... :)

Cumartesi, Ocak 19, 2008

bi 70'lik daha versene sen bana ordan?!

Ara sıra bi barda oturmuş elimdeki 70’lik biranın son mililitrelerini yudumlarken bulurum kendimi. Tam da en lezzetli yudumun soğukluğunu boğazımda hissettiğimde, barın uzak köşelerinden birine dalmış uzun uzun bakarken fark ederim varlığımı. İşte o anda sahnede bangır bangır çaldıkları parçayla kendinden geçen grubun vokalistinin yerinde olup, alçak tavanın badanaya gerek duyulmamış yüzeyine bakarken gözlerimi kısarak haykırmak isterim ben de avazım çıktığı kadar. Soğuk havalarda kanalizasyon mazgallarından çıkıp havaya karışan buhar gibi bi histir bu duyguyu yaşamak istemek… Anlatmak zor biraz… Hani sanki “su küçüğün, söz büyüğün” tümcesinde söz sahibi olan tarafta olduğunu fark edemeyecek kadar çok susamışsın gibi… Yapamadıklarının ya da yapabileceklerinin farkına vardığında kendini kapkara hisseden insanlardan olursun ve gölgen senden daha şeffaf göründüğünde gözüne, üstündeki sert zırhı çıkartıp soğuk bi duş almak istersin ya bazen… İşte bu dediğim bazen olmuyor artık… Kendimi hep güçlü olmak zorunda hissediyorum sanki… Güçlü olmak zorunda hissetmek... Bir şeyler eksik gibi… Hayal gücüm mü acaba ben yaşlandıkça gençleşen, küçülen yanım... Dedim ya anlatmak zor biraz… Hoparlörün cızırtısına gülün dikeni muamelesi yapmak istemiyorum… Sadece bir tek parçayı başından sonuna kadar dinlemek istiyorum bu barın sahnesindeki profesyonel ruhlu amatör gruptan. Bi 70’lik daha içsem hayal gücüm güçlenir mi ki?

Perşembe, Aralık 27, 2007

Hayat o kadar zor mu?

Hayatım güzel giderken, hiç gerçekleşmeyeceğini bildiğim halde, hayaller kurarım hep, … bu ironiye de gülümserim kendi çapımda… Sabahları mutlu uyanırım. Aynaya bakarken bilinçli bakışlarım yanaklarımdaki şişkinliğin mutluluktan olduğunu sanırlar, beni mutlu eder bu hayaller ağzımdaki çikolata tadı henüz hala ordayken… ama gerçekler sanılandan çok daha farklıdır. Bırak hayallerin gerçekleşmemesini, yaşadığın hayat bile kendi kafanda yarattığın sanrısal bi döngüdür sadece. Durmadan kendini tekrar eden sonsuz bir döngü… yaşayanlar değişir, yaşananlar değişmez.

Uykum geldiğinde birini özlediğimde ya da çok üşüdüğümde bilinçaltımdan gelen sesler yatağımın rahatlığını ve sıcaklığını hatırlatır bana… O yorganın altında huzurlu olduğumu hatırlarım, uykusuz kaldığım ve nefret soluduğum geceler gelmez nedense aklıma… Sonra o karanlık anıların aklıma gelmediğini getiririm aklıma aynı az önce yaptığım gibi. Ağzımdaki çikolata tadı ekşimeye başlar zamanla. Şu noktada bir film olsa hayat, fonda çalması beklenen müzik barizdir.

“…Hayat o kadar zor mu? Atılır mıyız oyundan benzemezsek onlara?...”

Durup dinlerken sen, çevrendekiler: “Kurnaz ve güçlü olan materyalist yaklaşımlar kazanırken oyunu, karşısındakine değer veren, hümanist bakışlar psikologların cebini doldurmaktan başka bi işe yaramıyor bu oyunda” diyolar. Mutsuz oluyosun. Keyfin yerine gelsin diye yatağına dönüyosun umutla… Fakat yastığın sert, yorganın soğuk geliyo artık sinirden ısınmış beynine. Tavanın hala beyaz olduğunu fark ettiğin an, umutla yukarı uzanıyor kolların. Tam da o anda pusuda bekleyen yay sırtında hissettiriyor kendini. Kollarını indirirken bu yatağın artık çok fazla şeye şahit olduğunu ve hesabının kesilmesi gerektiğini düşlüyosun sonra…”Depoya atın bunu! Ne ekmek ne de su verin!” diye haykırıyosun sessizce... ve mizah anlayışının hala yerinde oluşunu fark etmen tam da o ana tekabül ediyo. Hayır sen onlara benzemiyorsun. Benzemesen de en az onlar kadar varsın bu oyunda!

Cumartesi, Kasım 03, 2007

ya saat kaç oldu ki?

Geçenlerde bi akşam, benim başka bi arkadaşın organize ettiği bi eğlence için önceden adını söylediği bara gidecek olduk arkadaşlarla. Mekanın yerini tam bilmediğimiz için taksiye bindik. İlk bindik şimdi, öne ben oturdum, tam kemeri takmaya çalışırken, taksici boğuk bi ses tonuyla:
-Takacan mı onu?
-
Neyi?
-Onu…kemeri…gerek var mı?
Yok mu?
-Bence yok… Sen bana güvenmiyo musun?
deyince dalga geçer gibi ve gayet kendine güvenen bi tavırla; ben de kendimi tutamayıp
-Çattık yaaa! Akşam akşam… Manyak mısın nesin lan? Wing Tsun öğrencem ben, sıkarım ümüğünü… Izdırap olurum lan sana!
Demedim tabi. Gayet espriden anlayan bi tavırla, hiç bişey demeden kemerimi takıp neden böle tiplerin hep beni bulduğunu içimden geçirerek, kendi çapımda gülümseyip önüme döndüm. Ki zaten beynim, “şoför hariç 5 kişinin, ki biri Burak, :) nası olup da bu taksiye sığışabildiği” fikri üzerine dalgalanırken aklımın gıdıklanmasına engel olamıyordu…Fakat Kaan’ın o gece başka arkadaşlarına sözü olduğundan inmesi gereken yerde onu indirdikten sonra, yola devam edip hedefe varınca taksimetrede yazan 4.00 YTL’ yi, angutluğunu çoktan ispatlamış taksicimize vermek için arkaya dönüp “Hadi çıkın bozukları…adam başı bi milyon” demiş bulundum. Bi şekilde toparlayıp, adama 4 milyonu uzatınca, adam gene aynı boğuk ses tonuyla
-5 milyon vereceeniz… dedi.
-O niye?
-Adam başı bi milyon demedin mi?
-dediim…
-Bi arkadaşınız da önceden inmişti. Onun yerine de vermeniz lazım…
diyip cevap beklercesine mal mal yüzüme bakınca ben de kendimi tutamayıp:
Kardeş… Yorma beni bak!.. Akşam akşam boşu boşuna bi de adam mı döveyim yahu!? Onu mu istiyosun?
Demedim tabi… Onun yerine, ne kadar salak espriler yapıyosun be hocam ifadesiyle sırıtarak başımı hafifçe eğdikten sonra arabadan inerken “İyi akşamlar…” dedim. Garip bi gün olacağını bu an anlamalıydım… ama gün daha yeni başlıyormuş meğer :)

Durmadan bira şarap marap yüklenince ister istemez çişi geliyo tabi insanın. Pisuara geçtim, tam işiyorum, durmadan aklımdan “ya saat kaç oldu ki” sorusu geçmeye başlayınca bitmesini bekleyemeden telefonu cebimden çıkarıp saate baktım. O anda nası olduysa sen hop fırla elimden, cuk otur pisuardaki sidik birikintisinin içine!.. :) Güler misin ağlar mısın… Boğularak ölmek üzere olan zavallı telefonuma dokunmaya korkan iki parmağım yordamıyla telefonu çekip aldıktan sonra, tuvaletin hiç bi noktasında peçeteye ya da kağıda benzeyen bi oluşum göremeyip bi de üstüme sildim telefonu… Buna rağmen kurtaramamıştım hayatını... açılmıyodu işte bi türlü… Neyse gecenin ilerleyen saatlerinde eve gelip bataryayı değiştirince çalışmaya başladı da “neyse… deydi, boşa gitmemiş uğraşlarım” dedim.


Geçen gün telefonda bişey gösteriyodum bi arkadaşa da direk aklına bu olay geldi. İnsanlar iki kez düşünüyo artık telefonuma dokunmadan önce yaa…ehehhehe :)

Pazar, Ekim 28, 2007

Bi İlhan İrem vardı... N'ooldu ona?

Geçen bi şarkıya ilişti kulağım istemeden: “…ağzımda bal gibi tatlı bir türkü…bir iner bir çıkarım bu yokuşu.."diye gidiyo. Ses çok tanıdık ama bi türlü çıkaramadım sahibini. Bunun çok daha öncesinde, bu kızılayda herkesin polat ve memati gibi yürüdüğü dönemlerde, işte bigün gaste okuyorum; en arka sayfada bi resim var Tuba Özay’ın. …"ıyk" dedim çevirdim sayfayı spor haberlerine baktım: “Beşiktaş, anlaşmaya vardığı Brezilyalı oyuncu Nobre ile sözleşme imzalarken, bu oyuncuyu, bonservisiyle transfer etti.” Neyse Fener de Ronaldinho’yu alır artık dedim. :P Yüzümdeki sırıtma tam kaybolurken açtım Güneri Civaoğlunu okudum ne yazmış gündemle ilgili die… Gasteyi sondan başa okuyanlardanım ben de… napiim :)
Sonraları bi sohbet esnasında Bi-arkadaş:
-Ya eskiden bi Haluk Levent vardı n’ooldu ona?
deyince “aha dedim ses sahibini buldu..” Sonradan öğrendim ki şarkı da Ezginin Günlüğü’nünmüş.
Bir-diğer-arkadaş da:
-Fener’in PSV’yle berabere kalması ii olmadı yaa yenseydik keşke dedi. Konu Fenerden açılınca Bi-arkadaş:
- Bi Tuncay vardı n’ooldu ona?
Dedi. O öle deyince “Ya…” dedim “Tuncay Şanlı aynı Tuba Özay’a benziyor
Bir-diğer-arkadaş da:
-Facebook’ta Tuncay Şanlıyı Tuba Özay’a benzetenler grubuvar dedi.
Sonra bi-arkadaş:
-Nobre'yi de aldık Fenerden enayi gibi bi işe yaramadı… deyince
Ya…” dedim içimden “Nobre de aynı Haluk Levent’e benziyor
Sonra bi-diğer-arkadaş:
- Olum bütün süper kahramanlar dönüyo. Batman returns, Superman returns. Dönmeyen harbi delikanlı süper kahraman istiyorum ben artık
dedi. O öle deyince. Bi-arkadaş da:
-Yaa Batman’de Jack Nicholson vardı bi tane… N’ooldu ona?
dedi. Sonra bi-diğer-arkadaş:
-The Departed da oynadı en son.. Çocukluğunda büyükannesini annesi, annesini ise büyük ablası sanıyomuş adam.
deyince:
Ya…” dedim içimden “Jack Nicholson da aynı Güneri Civaoğlu’na benziyor
Sonra bir-arkadaş:
-Olum ben mezun olacak öğrenci formunu doldurmadım daha süresi geçmedi dimi onun?
Dedi… Bir-diğer-arkadaş da:
-Ooo artık herkes James Bond gibi giyinir gelir mezuniyete dedi.
Ya…” dedim içimden “James Bond da aynı Memati’ye benziyor
Sonra konu şu son zamanlardaki milliyetçilikten ve sınır ötesi operasyondan açılınca “Ne mutlu Türküm diyene!” sözünden esinlenmiş olacak ki bi-arkdaş:
-Ya bi Elvan Abeylegesse vardı n’ooldu ona? dedi. Bi-diğer-arkadaş da:
- Kim ha böyle gezse?? dedi :))

Ya…” dedim içimden “Elvan da aynı Ronaldinho’ya benziyor

Perşembe, Ekim 25, 2007

Melankoli...

Sonbahar geldi de geçiyor bile... Sararıp dökülen kurumuş yapraklara dönmüştüm ya.. Ezmeyi öğrendim ben... çatur çutur eziyorum artık onları... Parça parça olmadan önce çıkardıkları haykırışın tınısı hoşuma gidiyo... Bi tek ben duyuyorum seslerini... çektikleri acıyı ben biliyorum. Gözyaşlarım mı? Ooo onlar çoktan buharlaştı... soluyorum şimdilerde buharlaşan gözyaşlarımı... Evet hala aynı müzikleri dinliyorum, hala... ama artık daha çok anlıyorum sözlerin demek istediklerini... dinlerken hissettiklerim bunlar değildi ki... Değiştim biraz sanırım... Saçlarım mı? Kestirdim onları da kurtuldum be abi... Berber çırağından da rica ettim, süpürdü anılarımı da saçlarımla beraber... sağolsun. Yüzüm daha çok gülüyor artık...

Cumartesi, Ekim 20, 2007

Evet yanlış duymadınız 3 yıldır gözüm gibi baktığım saçlarımı kestirdim !!!

Saçlarımı kısa kestirme kararımda; babamın kel kalacağıma dair söylemlerinin, cep telefonumun çalar saatinin “ertele” fonksiyonu tadındaki periyodik uyarılara dönüşüp durmadan devam etmesinin en büyük etken olduğu söylenebilir. - ki kendi saçları gayet kellik kavramından uzak bir oluşum sergileyen babam, beyin yıkama konusunda Orwell’ın Büyük Birader’inden daha yeteneklidir. :)
Evden çıkarken gayet kendinden emin olan ben, berbere varınca nasıl oldu da bir anda o kadar pıstım anlamıyorum hala…
-Tamam kestirecem! Artık eminim!
diye diye gittim; ama nası olduysa o berber koltuğuna oturmamla “acaba kestirmesem mi ki?” fikrinin bütün beyinsel fonksiyonlarıma obstrüksiyon uygulaması bir oldu. Fakat berberden gelen son “Emin misin?” sorusunun cevabı tabi ki “evet!” olarak çıktı ağzımdan hiçbir nöronum çalışamamaktaymışçasına...
Şimdi adam başladı kesmeye…gayet kendinden emin bi tavırla kesiyo falan…bi ara bişeyler getirmeye 2 dakka içeri gitti. Benim surat aynen şöyleydi; ama abartmıyorum:
Berber işini bitirdikten sonra ise nasıl olduysa şu moda girdim:
-Güzel oldu lan sanki! Dur bakayım… evet evet güzel oldu… bakayım…evet evet…tamam.

Yeni halime alışamamış olmamdan kaynaklanan ruhsal denge bütünsüzlüğüm hareketlerime de yansımış olacak ki berberden çıkıp yolda giderken her stratejik noktada kendime baktım. Yürürken araba camlarından sürekli kendine bakan bi tipe dönüşmüşüm farkında değilim. Böle D&R’ a girdik yürüyen merdivende tavandaki aynadan kendime bakıyorum falan…
Bu zor günümde berberde beni yalnız bırakmayan ağbime sonsuz teşekkürü borç bilmekle beraber saçlarım kesilirken zırt pırt aynadan bana bakmayıp beni güldürmediği için de ayrıca minnetarım. :P

Pazar, Eylül 30, 2007

AY-POD ŞAFIL

Geçenlerde Eskişehir yolunda “CEPA” alışveriş merkezi açıldı, ve dolayısıyla içinde bulundurduğu Türkiye’deki ilk Apple bayii de açılmış oldu. :) Aslında Apple ticari amaçlarla açılışını 2 gün falan sonra yaptı ve bunu bir reklama çevirmeyi başarması çok zor olmadı. Gelen ilk yüz kişiye i-pod shuffle hediye edeceklerdi.Yani artık satmayan, hatta ekranı bile olmayan, küçük uyduruk elde kalmış i-pod’lardan…CEPA’nın kapıları 10:00 da açılırdı fakat Apple açılışını 12:00 de yapacaktı ve kapısının önünde 2 saat boyunca bekleyen beleşçi insan güruhu farkında olmadan yeterli reklamı yapmış olacaktı. Yavuz’un da gazıyla Göksu’yu da alıp gittik sabahın köründe CEPA’nın otoparkına, arka kapının önüne park ettik. Giriş kapısında beş on kişi ya var ya yok… Hava da soğuk olduğu için arabada yarı uyur yarı uyanık vaziyette beklemeye koyulduk. Uyumuşuz… :)
Gözleri bi açtık kapıdakiler 30 kişi olmuşlar. İnelim artık dedik. İndik… Geçtik sıraya…En sonunda saat 10’da kapıların açılmasıyla içeri dalıp, yürüyen merdivenleri beşer beşer çıkarak 2’inci kattaki Apple bayiinin önündeki sıraya katıldık. Katıldık katılmasına ama baya bi gerideyiz… Küçük fırlama bi velet bulup kafaları saydırdık. Önden 82’inciydim. Neyse gene iyi dedik… hepimiz alabilecez, alınca kullansak mı satsak da üstüne para koyup daha iyisini mi alsak hesapları yaparken sıra bize geldi ve ben içeri 100’üncü olarak girmiş bulundum. Acaba nası oldu da araya kaynayan 18 kişiyi farkedemedik diye düşünürken ve bi yandan İlerlerken çizginin arkasında kalan Yavuz’lara bakarak, savaşta yan yana koştuğun silah arkadaşına bir mermi isabet ettiğinde ne hissedeceğini bilemeyen bi asker gibi sevinç mi üzüntü mü duysam bilemedim. Aslında sevinmiştim çünkü zamanında o kadar para biriktirip aldığım i-podum pantolonumun cebindeyken üstüne basmamla katırdamış, hatta kuturdamıştı…ve o anı hala unutamam :) üstüne basıyosun, “katırt”ı duyuyosun, sonra normalde pantolondan çıkmaması gereken bu sesin neye ait olduğu üzerine beyninde yorumlar yaparken “kuturt” u duyarak kibarca “Anaa… gitti i-pod!” diyosun.
Sonrasında i-pod’u vermeleriyle, kameraların etrafımı sarması bir oldu. Yanıma da yoldan buldukları bi adamı yerleştirip.
-Evet 101’inci oldunuz! 2 saat beklediniz ve alamadınız. Nası bi duygu? Kötü dimi?
( Nası ya 101’inci Yavuzdu ama…)
- Yok gardeş yav.. ben zaten araya gaynamıştım. Beş dakka önce geldimdi…
- Eee..evet, peki ya siz? Aralara kaynamalara rağmen 100’üncü olup aldınız. Ne diyeceksiniz?
- Evet, öyle oldu…....................şans…

Dedim... ama demek üzere aklımdan geçenleri buraya yazmak konusunda tereddütlüyüm…yok yok eminim, yazmicam.

Perşembe, Eylül 20, 2007

Uykusuz

Geçirdiğim şu son bikaç ardışık uykusuz gecede nerdeyse bütün uyunuş pozisyonlarına girdim ve bir tespit yaptım. İnsanın ne kadar yalnız da olsa, o sıcak yorganın altında ve cenin pozisyonunda -ki pozisyon gerçekten önemli- kendini ne kadar güvende hissedebildiğini farkettim. Ense ve hatta kafanın arkası kapalı olacak şekilde, yorganın bütün vücudunu sarması ve sırtın duvara verilmesi durumunda, anlık da olsa, mutlu olabiliyormuş insan... İsteğe bağlı olarak yorganın bacakların arasına alınması ve bir tutam yorganın ellerle çene hizasında sıkı sıkı tutulması hali de uygulanması durumunda ayrı bi güven hissi katabiliyor.. Uyuyamazken bunun ne kadar da mantıklı olduğunu düşündüm dün gece. Belki de hayatımız boyunca bu b.ktan dünyada asla bir daha ana rahmi kadar güvende olabileceğimiz bir mekanda bulunamayışımız bilinç altımızın onu özlemesine sebep oluyordur. Yaşadıklarımız ve yaşayacaklarımız sırasında asla o 9 ay boyunca olduğumuz kadar saf, güvende ve mutlu olamayacağımız bi gerçek sanırım. Evet, yolun dörtte birini çoktan aştım, ve daha üniverste son sınıftayım, ve evet... ben şimdiden cenin olmayı çok özledim...

Perşembe, Nisan 12, 2007

20 Numaralı Koltuk

6 Nisan akşam 21 otobüsüyle Çanakkale’ye gitmek için yola çıktım. Askerliğini asteğmen olarak yapmakta olan abimi ziyaret edip hasret gidercektim… Bilete baktım 20 numara yazıyo. Orta kapının hemen önündeki koltuk oluyo 20 numara. Arkasında servis dolabı falan var. Şansıma süper yermiş 20 numaralı koltuk. Hem cam kenarı hem kek dolabının hemen önünde.Ben tabi gece boyu koltuğu yatırıp yatırıp kolumu uzatıp kek aşırdım arkadan. İşin ilginci utanmadan yedim bi de onları :)
Ben otobüslerde hiç uyuyamam diyip duruyorum ya, gece yolculuğu da olsa yanıma bi kitap aldım ki nası olsa uyuyamam gene bari okuyayım bişeyler de 11 saatlik yol boşa gitmesin dedim. Sunay Akın’ın “Kız Kulesindeki Kızılderili” adlı kitabını almıştım yanıma, başladım okumaya.. bi ara bi aptallaştım. Beynimin bana bi oyunu sandım duyduklarımı. Ama yoo bu gerçekti… Gözlerimle okuduğum satırları bi ses arkamdan seslendiriyodu fısır fısır. Üstelik cümlelerin sonuna “be ya…” ekleyerek?! Bi döndüm muavin:
- Ay üssü Urfa be yaaa…
- Anaa… sen miydin?
- He be yaa..
- :)
Aklımdan aşırdığım keklerin sayısını unutmaya başladığımı geçirerek geri döndüp yaslandım koltuğuma, tam da suratımdaki sırıtmanın yavaşça kaybolduğunun farkındalığı kafamı tutmuş sıkıştırırken…